15 Ağustos 2012 Çarşamba

BİR DİNCİ KÜRT'E
ELEŞTİREL BAKIŞ  


Ön Açıklama :

Altan Tan 2011 seçimlerinde BDP'li y urtsever ve devrimci Kürt halkı sayesinde TC Meclis'ine girdi.
 
   Ancak Tan ne yurtsever, ne de Devrimci Kürt'tür. O bir Dinci-Kürt'tür. Ve dinci bir Kürt devletinden yanadır. Evet sağcı bir partiden değil de sol bir görüş/blok'tan aday olması ilginçtir. Bu durumda ortaya iki farklı tavır çıkacaktır. a) Altan Tan'a diyalektik tarihsel materyalist anlamda toplum nedir, ulus nedir, sınıf nedir ve en önemlisi de din nedir'i öğretmek. b) Altan Tan'ı ciddiye almadan olduğu gibi bırakmak,  "ateş olsa cürmü kadar yer yakar" zihniyetinde olmak. Ben birinci seçenekten yanayım. Tabii dürüst bir ruh, dürüst bir kişilik taşıyorsa ve kendisine yapılan anlatım da onu ikna edecek bilgi birikimi ile yapılıyorsa ve de Altan Tan özellikle Turan Dursun'un kitaplarıyla tartışıp kendi vicdanında yenilgi içinde olduğunu kabul ediyorsa problem yok. Tabii Turan Dursun yazılarıyla dini rezil eden büyük bir şahsiyettir. Din bugüne kadar hiç bu kadar rezil olmamıştı. Öte yandan onun eksik bıraktığı, tamamlaması için ideolojik-siyasi donanımının yeterli olmadığı konuları da bizlerin tamamlaması gerekiyor. Altan Tan taktik açıdan da olsa bir şekilde sol ile bağlantı kurmuştur. Bu bağlantı onun şahsında değil ondaki gerici dinci zihniyet açısından pahalıya malolmalıdır.
     Şimdi Altan Tan ile Ezgi Başaran'ın yaptığı röportajı görelim ve eleştirilerimizi bu düzlemde ortaya koyalım.
  
Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü
EZGİ BAŞARAN

11/07/2011

     Şeyh Sait'i Fatiha okuyarak anan BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan "Kürt din karşıtlığı Kemalizmin taklididir, kökü kurusun" diyor.
 
     Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü

     Şeyh Sait’i anma töreninde ilginç bir olay yaşanmış… Neler oldu? Bütün törenlerde anılan kişiler ve hareketlerle ilgili bir saygı ifadesinde bulunulur.

             Nasıl bir ifade oluyor genelde?
 
   Laik seküler birisi saygı duruşunda bulunur,  Hıristiyan olan istavroz çıkarır,  Müslüman da Fatiha okur. Bu konuda herkes serbesttir. Fakat Şeyh Sait ve idam edilen 46 arkadaşıyla ilgili törendeki tavrımız o insanların inancına göre şekillenmeliydi. Ölen bu 47 kişinin tamamı Nakşibendi tarikatına üye İslamcı kişilerdi. Yani Müslüman şahsiyetler, din âlimleri… Sadece fotoğraflarına baksanız bunu açıkça görürsünüz. Sakallı, sarıklı, cüppeli insanlar bunlar. İkinci konu; bu anma törenine katılanların da yüzde 90’ı Müslüman dindar insanlar.

     Nereden biliyorsunuz?
     E tanıyorum. Aralarında laikler de vardır ama çoğu mütedeyyindi. Dolayısıyla bana göre  o yüzde 90’ın törende Fatiha okuması gerekirdi.

     Siz öyle mi dediniz o sırada?
     Saygı duruşu yapalım çağrısında bulunuldu. Ben de “Fatiha okunmalı” dedim ve okumaya başladım. Bunun üstüne insanlar benimle birlikte dua etti. Kimse de yadırgamadı. Yani bir insan Müslümansa, Müslüman şahsiyetlere saygısını Fatiha okuyarak göstermelidir. Bu kadar basit.
     
    PKK’nin çok sekter olması, Kürt siyasi hareketini nasıl etkiliyor?
     Kürt siyasi hareketi dediğin kim? Tarih boyunca Kürt milli haklarıyla ilgili mücadele edenleri kastediyorsak ayrı bir tanım, PKK’yi kastediyorsak ayrı bir tanım var. PKK, başlangıcı sosyal Marksizm olan, laik bir harekettir. Kendi tercihi. Ama Şeyh Ubeydullah Nehri’den Şeyh Sait’ten ve Şeyh Abdülselam Barzani’den bugüne kadar bir Kürt siyasal hareketinden söz ediyorsak laik çizgiden daha yoğun bir İslami, hatta Nakşibendi çizgi var.
      
   Kürt siyasal hareketinin iki ana damarı vardır diyorsunuz?
    Evet, birisi seküler çizgi, diğeri de İslami hatta tarikatlara bağlı bir çizgidir. Kadiri olanlar da var ama ağırlık Nakşibendi’lerdedir.
    
   Son 30 yılda PKK dışında kalan Kürt siyasal hareketinin İslam’la münasebetinde ne gibi değişiklikler oldu?
    Son 50-60 yılı değerlendirmek daha doğru olur. Dönüm noktası Demokrat Parti’dir (DP). DP, ABD politikalarının Türkiye üzerindeki etkisi, Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve yeşil kuşak projelerinden sonra rejime muhalif olan Müslüman Türkler nasıl sağcılığa, milliyetçiliğe, kapitalizme doğru evrildiyse dindar Kürt siyasal hareketleri de büyük oranda sağa kaydı. Rejime dini inanç ve etnik Kürt kimliklerinden dolayı muhalif olan Müslüman Kürt ana gövde bir müddet sonra, sağa kaymakla kalmadı devlete doğru evrildi. Bu ana bir yol ayrımıdır ve başlangıcı 1950 yılı, DP dönemidir.

     Sonra ne oldu?
   O tarihlerden sonra Kürt siyasal hareketinin etnik kimlikle ilgili taleplerini daha çok sosyalist, üniversiteli Kürt gençleri üstlenmeye başladı. Bu du rumun bir ana cadde haline gelmesi 1960’tan sonradır. İlerleyen dönemde medrese kökenli, Kürt meselesini savunan, Molla Mustafa Barzani ve KDP çizgisine yakın duranlar iyice sağa kayınca sol, sosyalist, Marksist Kürt kimlik mücadelesi belirginleşti. PKK onun içinden çıktı. O nedenle de son 30 yılda ana Kürt kimliği mücadelesi bu sol sosyalist çizgide hareket etti.

     Sosyalist Kürt çizgisinin başka tali yolları yok mu?
    Olmaz mı… Aynı Kemalistlerde olduğu gibi o çizgide İslam düşmanı bir kesim de oluştu.

     Niye sizce?
   Kürt din karşıtlığı Kemalizmin, Baas partisinin taklididir. Ve yine Kürtlerdeki din karşıtlığı ile Cemal Abdülnasır’ın Arap sosyalizmi de kardeştir. Bunların hepsinin kökü kurusun diyelim.

     Genç Kürtlerin günlük hayatında din ne kadar var?
Türkiye’deki Müslüman Türk ana akımında Milli Görüş ve tarikatlar iktidardı. Sonrasında da Nurcular ve Gülen Cemaati buna eklendi. Bu koalisyon 1950’de önce iktidardan yemlenmeye başladı. Adalet Partisi döneminden sonra ortak, AK Parti döneminde ise iktidara sahip oldu. Ortaklık veya işçilik dönemi geçti yani. Keşke ortak olmadan sahip olm aya geçen süre zarfında ümmetçi çizgilerini koruyabilselerdi… Savruldular. Milliyetçileştiler, devletlü oldular. Yani Başbakan’a Turgut Özal ol dediler, Süleyman Demirel oldu. Bu durum Türkiye’nin orta bölgesine oturdu. Tam olarak Nevşehir, Kırşehir, Yozgat, Kayseri, Konya, Maraş, Erzurum, Rize, Gümüşhane, Bayburt hattına…

     Kürt gençlerini konuşuyorduk…
   Herhalde oraya geliyorum! Türk Müslüman ana akımındaki bu hat Kürt gençlerinde tam bir aksülamel yarattı, yani ters tepti. Çünkü bu yapılanın Kemalizm’e boya vurmak olduğunu fark ediyor gençler. İktidarın sahibi olan Müslüman Türkler ümmetçi kalabilselerdi, her şey farklı olabilirdi.

     Ne demek o?
     Ümmetçilik; 1- Bütün Müslümanları kendisine eşit görmektir. Mesela Türkçe anadilde eğitim varsa Kürtçe anadilde eğitim de vardır. 2- Müslüman olmayan herkesin de ticaret, eğitim, kendini ifade etme hakkı vardır. ‘Kemalist İslamcılarımız’ bu manada ümmetçi olabilseydi, başta Kürt sorunu olmak üzere bütün sorunları çözülürdü.
      
    Ümmetçilik her şeyin ilacı mı diyorsunuz?
   Alevi sorunundan Ruhban Okulu’na kadar her şey ümmetçilik zihniyetiyle çözülürdü. Üstüne anti-kapitalist bir dünya da beraberinde gelirdi.
 
    Dindar orta yaşlı Kürtler kimlik bunalımı yaşıyor
   Peki ümmetçi olmayan Türk Müslüman hareketi, Kürt Müslümanları nasıl etkiledi? Büyük bir sıkışma yaşandı. Kürt gençleri “Bunların Müslümanlığından da bir şey çıkmaz”dan “Müslümanlıktan bir şey çıkmaz” noktasına vardı son 10 yılda. Dindar orta yaşlı Kürtlerde de bir kimlik bunalımı meydana geldi.
 
     Nasıl bir kimlik bunalımı bu?
  Şöyle… Batıdaki İslami grup ve cemaatlerin içinde kalarak var olmak istedikleri zaman etnik Kürt kimliklerinin inkâr edildiğini gördüler. Örneğin bir Nurcu cemaatin içindeki Müslüman Kürt, etnik kimliğini öne çıkarmak istediğinde dışlandı. Aynı şekilde; seküler Kürt hareketinin içine girip Müslümanlığından dem vurmaya kalktığı zaman da tepki gördü. Şimdi ben hem Müslüman’ım, hem de ticaretimi, eğitim sistemimi Allah’ın emrettiği şekilde yapmak istiyorum. Böyle istediğim için bana mürteci diyorlar.

     Sizin gibi düşünen çok var mı Kürt siyasi hareketinde?
  Allah sayımızı arttırsın. Bence Kürtlerin dörtte üçü Müslüman’dır. Ve onlar ne Müslümanlıklarından ne de Kürtlüklerinden vazgeçmek istiyorlar. Ben de o noktadayım.
  
   İkisinden de vazgeçmeyen Kürtler farklı olarak ne istiyor?
   Kürtçe anadilde eğitim, demokratik özerklik istiyorum. Kamusal alanlarda dilimi kullanabilmek, kendi kendimi yönetmek istiyorum. Gerekirse ticaret ve hukukumu da Allah’ın emrettiği şekilde uygulamalıyım.
   
   Kürt siyasi hareketinde dinle çatışma dönemi bitti
     Peki BDP’de “Dinle derdimiz varmış gibi görünmek, bu topraklarda karşılık bulmaz” gibi pragmatik bir yaklaşım oluşuyor mu? Bence Kürt siyasal hareketi topyekün, halkın dini inançlarına saygılı bir noktaya geldi. Müslümanlıkla çatışma veya tasfiye etme bitti. Dini toplum hayatından kazıma huyu büyük oranda değişti. Ama şu anda Kürt siyasal hareketi için ‘İslamcı’ denemez, böyle bir iddiası da yok.
   Bir ankete göre Saadet Partisi’ne oy veren kadınların yüzde 70’i başörtülü. Aynı dönemde DTP’ye oy veren kadınların ise yüzde 83’ü. Yine oy veren kitlenin yüzde 80’e yakını oruç tutuyor, en az yarıdan fazlası beş vakit namaz kılıyor. Şimdi siz bu halkın inancıyla çatışırsanız mesafe alamazsınız. Bu siyasi pragmatizmin dışında da bir şey var: İnsanlar zaman geçtikçe herkesi aynı düşünce kalıbına sokmanın mümkün olmadığını görüyor. Kürt halkının içinde de sosyal demokratı var, laik olanı var, dindar olanı var. Dolayısıyla bu çoğulcu yapıyı kabul etmek zorunda kalıyorsunuz.

Öyleyse Kürt kimliğini de yeniden mi tanımlayacak BDP?
Bir Kürt milli kimliği oluşacaksa, bunu dini dışarıda tutarak yapamazsınız. Milliyetçiliğin Avrupa’daki gelişiminde de böyle. Tüm Avrupa Hıristiyan olmasına rağmen farklı farklı milli kiliseler var.

     Kürt camisi mi olmalı?
   Hayır. İslam tarihinde böyle bir geçmiş yok ama Kürtlerin o 1400 yıllık milli kimliği dini inançlarının harcıdır. Kürt edebiyatından, müziğinden, hikâyelerinden dini çıkar, ne kalır?
 
** ** **    
ELEŞTİREL BAKIŞ

     Altan Tan "Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü" diyor. Sayın Tan tarihe bakışınız yanlış. Tarihi ele alan ve değerlendirmelerde bulunan bir kişi "şöyle olsaydı, böyle olurdu" gibi tarihsel mantığa uymayan bir düşünüş  tarzı ile olaylara yaklaşmaz. O günün koşullarında öyle olması gerektiği için öyle olmuştur. Öyle olmasını şart kılan durumlar ve güçler meselesidir o anları yaratan. Peki sizin inandığınız benim de "fasaryadan bir nağme" olarak gördüğüm Allah'ınız neden sizden yana olup burjuva Kemal'in yerine ümmetçi Kemal'e önderlik nasip etmedi.

     b) Devrim yoluyla dini silindir gibi ezmek sadece Fransız ve Kampuchea'lı devrimcilere "nasip" olmuştur. Burjuva devrimi, burjuva hayat tarzı laik temele dayanır. Neden? Çünkü burjuvazi bilir ki, sahip olduğu servet ya babasından kalmıştır, bu da rejimde varolan kanunlar nedeniyledir. Miras kanununu kaldırırsanız burjuvazinin soyunu sopunu da bir anlamda silmiş olursunuz. Öte yandan burjuvaziyi burjuvazi yapan ne tespih çekerken ettiği dualardır. Ne de beş vakit yaptığı eğilip kalkma egzersizleridir ki, onlar buna namaz adını vermişler. Burjuvaziyi burjuvazi yapan artı-değer sömürüsüdür. Burjuvazi için vatan adını verdikleri bu "pazar"a burjuvazi ürünü doğrudan veya tüccar vasıtasıyla sunar ve mal burada para ile değiştirilir. Yani kapitalizm bir yönüyle de para-mal-para rejimidir. Ben bu işlemler ve bu süreç içerisinde dıştan bir müdahale göremedim yani Allah denilen o hayali varlık  bu süreçlerin neresinde rol alıyor veya kendisinin memur gibi kullandığı "melekleri mi" bu kapitalist ilişkilerin yürütülmesini düzenliyor.

     c) Sayın Altan Tan Kemalizm öncesi dönemde kapitalizmin şafağında feodalizmin çözülmeye başlamasıyla birlikte ulus denilen topluluklar ortaya çıktı. Sizin Peygamberiniz döneminde ulus kavramı yoktu ve olamazdı. Muhammet bey karısı sayesinde bir kervan tüccarı olarak hayatını sürdürüp, kılıç zoruyla da İslam'ı yayarken varolan toplum biçimi köleci toplum idi. Toplum daha o zaman esaslı bir biçimde ikiye bölünmüştü. Köleler ve köle sahipleri ve sizin peygamberiniz de düzenin adamı olarak köle ve cariyelere sahipti. Ancak o bir devrimci gibi köleci toplumu ortadan kaldırıp ezen ve ezilenin, zengin ve yoksulun bulunmadığı bir düzen kurmaya yönelmedi! Çünkü o bir gericiydi. Gerici Muhammet toplumu ikiye bölmek için uzun süre çalıştı. Bu nasıl bir bölünmeydi. Bu İslam'dan yana olan ve İslam'a karşı olanlar şeklinde bir bölünmeydi. Bu bölünme onun işine geliyordu; çünkü kendisinin köle sahibi aynı zamanda otorite sahibi kimliğini güçlendiriyordu. Ve o eşitlik gibi konuları asla gündeme getirmiyordu ve ayet adını verdiği tanrıdan geldiğini iddia ettiği sözlerinden bir çoğunda yani ayetlerde, hep şöyle diyordu: "Allah dilediğine dilediği kadar verir.", "Kaderinize razı olun" diyordu, "alınyazısı" diyordu. Dolayısıyla bu sömürü sistemini yıkın demiyordu. Zaten köleci toplum ile Ruhani İslami toplum aynı mantık üzerine kurulmuştur. Köleci toplumda köle sahipleri ve onun köleleri vardır. İslam da da Allah vardır ve onun kulları/köleleri vardır. Eğer köleler köle sahibini dinlemezse çeşitli cezalara çarptırılırlar. Allah'ın köleleri de yaratıldığı iddia edilen insanlardır. Bu insanlar Allah'ın ayetlerine uymazlarsa "cehennem" denilen işkencehanede yakılırlar. Bu insanlara irinli su içirilir. Boyunlarına kızgın halkalar geçirilir. Allahlarına tam anlamıyla inanır ve dediklerini yerine getirirlerse o insanlar da "cennet" denilen mekanla ödüllendiriliyor. Cennet'te
  bal akan ırmaklar var, süt akan ırmaklar var, elini daldırıp istediğin kadar içebiliyorsun. Gima, Şok gibi marketlerin aklına gelen, poşetleyip de müşteriye sunma fikri, Allah'ın aklına gelmemiş "elini daldır al, iç" diyor. Ve yine cennet denilen yerde "Memeleri yeni tomurcuklanmış huriler" var ve onlar cennetlik erkeklere sunuluyor. Ama tuvalet ihtiyacınızı nasıl karşılayacağınız belirtilmemiş. Fırınların, p astahanelerin olacağı da  belirtilmemiş; tabii Muhammet bey zamanında pastane mi vardı. Sifon çekilen, kağıt mendille kıçınızı sileceğiniz (pardon taharetleneceğiniz) modern yaşamın bilim ve teknolojisinin getirdiği imkanlar mı vardı?

     d) Şimdi Altan Tan muhakkak ki Kuran'ı okumuştur. Peki Kuran'da peygamberlerin kavimlere (etnik gruplara, uluslara) gönderildiği defalarca belirtilmiyor mu? Lut kavmine kendi kavminden, Semud kavmine kendi kavminden, Hud kavmine kendi kavminden, Ad kavmine kendi kavminden, İsrailoğullarına
  kendi kavminden ve en önemlisi Arap kavmine Muhammet'i Arapça bildikleri için anlamaları amacıyla gönderildiği yazıldığı halde, şimdi Altan Tan şunları düşünmüyor. Peki Türk kavmine bir Türk, Kürt kavmine bir Kürt, Slav kavmine bir Slav, Helen kavmine bir Helen peygamber neden gönderilmemiş. Ve yeri gelmişken İsa Yahudi olduğu halde neden yahudilere peygamber olarak gönderilmedi. İsa İncil'de diyor ki "Ben yeryüzüne tanrının krallığını ilan etmeye geldim."  Yani kavim belirtmiyor. Krallıktan bahsediyor. Ve dikkat edelim: Yahudilerin peygamberlerinin bir çoğu Kral'dır aynı zamanda. Ve kendini peygamber ilan etmiş şahısların Muhammet dışında hepsi Yahudi'dir. Anlaşılan o ki Altan Tan'ın Allah'ı Bir Arabı ve onlarca hatta yüzlerce Yahudiyi peygamberliğe layık görmüş. Evet Altan Tan'ın "din"dar kabul edilmesi için bir "Kürt Peygamber" bekliyorum. Ancak Muhammet benden sonra peygamberlik yolu kapanmıştır diyor. Evet Altan Tan şu anda peygambersizdir ve kitapsızdır. Altan Tan ile iki ortak noktamız ortaya çıktı birincisi Peygambersiz ve Kitapsız oluşumuz; ikincisi, seçimlerde kalbimizin "Blok" adaylarının kazanması için atması.

     e) Altan Tan'ın kavmi ile Muhammet arasında da şu noktada derin bir fark var. Kürtlerin kılıbığına rastlanmaz. Ama Muhammet eşi Hatice ölene kadar kılıbıktı. Çünkü kervanın yani mülkiyetin sahibi Hatice idi. Dolayısla ekonomik güç Hatice'deydi. Bu yüzdendir ki Muhammet'e Hatice'nin ölümüne kadar "İstediği kadar kadınla evlenebileceğine dair" ayet inmemiştir. Hatice'nin ölümüne kadar Muhammet tek eşlidir. Hatice'nin ölümünden sonraki yıllarda yani 54 yaşından 63 yaşına  kadar 13 ( yanlış okumadınız on üç ) kadınla evlilik sürdürmüştür. Ve karizmasını sarsmamak için de peygamberin eşleri müminlerin anneleri sayılmış ve de Muhammet'in ölümünden sonra dul kalan bu kadınlarla evliliği yasaklayan ayet yazdırmıştır.(Sürecek)
· · Paylaş · Düzenle · 11 Temmuz 2011

POL POT KENDİNİ ANLATIYOR

                   

                                  POL POT                    KENDİNİ         ANLATIYOR...

ÖN AÇIKLAMA
Okuduğunuz yazı 1979 yılında yayınlanmış olan SAVAŞAN KAMBOÇYA adlı kitaptan alınmıştır. Pol Pot ile yüz yüze yapılmış bir röportajdır. Röportajı yapanlar Mehmet Ataberk ve Nuri Çolakoğlu'dur.

-----------------------------------------------------------------
 -------------------------- -------------------------------------- -----------------------------------------------------------------

    Kamboçya Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri ve Demokratik Kamboçya Başbakanı Pol Pot kendi hayatını ilk kez kısaca, 17 Mart 1978'de Phnom Penh'de görüştüğü bir grup Yugoslav gazeteciye anlattı. 11-13 Nisan 1976'da yapılan Kamboçya Halk Temsilcileri Meclisi toplantısında başbakanlığa getirilene kadar adı dış dünyada hemen hiç duyulmamış olan Sekreter Pol Pot'a Yugoslav gazeteciler yönelttikleri ,"Siz kimsiniz, Pol Pot yoldaş, KKP Merkez Komitesi Sekreterinin geçmişi nedir?" sorusuna Pol Pot şu karşılığı veriyor:

     "Sorunuza memnuniyetle cevap vereyim. Ama önce benim ve diğer önder yoldaşların rolünün, Kamboçya ulusal hareketinin ve Kamboçya halkının devrimci hareketinin çok küçük bir kısmını oluşturduğunu söylemek isterim.

     "Ben bir köylü ailesinden geliyorum. Çocukluğum boyunca ailemle yaşadım ve tarladaki çalışmalarında onlara yardım ettim. Ama sonra geleneğe uygun olarak okuma yazmayı öğrenmek için bir pagodada (tapınakta) yaşadım. Pagodada altı yıl kaldım ve iki yıl rahiplik yaptım.

   
Önde Pol Pot Kızıl Khmer gerillalarıyla ormanlık alanda    
      
       Geçmişimi öğrenen ilk kişiler siz   oluyorsunuz.

       "Büyüyünce ilkokula gittim, ama sınavı veremediğim için ilkokuldan hemen sonra ortaokula devam edemedim. Tekrar tarlada çalışmak için ailemin yanına gittim. Ancak bundan sonra ortaokula giriş sınavını verebildim. Ortaokulu bitirdikten sonra teknik okula gittim. Bu öğrenimim bir yıl kadar sürdü. Bu genel olarak teknik, özel olarak da elektrik üzerineydi. Sınavı başarıyla verdikten sonra yurtdışında Fransa'da okumak için bir burs kazandım.

       İlk yıl şevkle okudum. Geçer not alan iyi bir öğrenciydim. Sonra ilerici öğrencilerin hareketine katıldım ve böylece ders çalışmaya yeterli vaktim kalmadı. Dersleri ihmal ettiğim için iki yıl sonra yetkililer bursumu kestiler. Bunun üzerine dönmek zorunda kaldım.

       "Pnom Penh'de gizlilik şartlarında yürütülen mücadeleye katıldım. Bundan sonra da Fransız sömürgecilere karşı mücadelede yer almak üzere gerillalara katıldım.

       "1954'deki Cenevre Antlaşması'ndan sonra Pnom Penh'e dönerek yeraltı faaliyetimi sürdürdüm. Görünüşte özel bir okulda tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi öğretmenliği yapıyordum. Çeşitli çevrelerle temas ettim. Öğrenci ve aydınlar, işçiler ve ayrıca köylüler arasında çalışmayaptım.

      "1963'te artık Pnom Penh'de kalamaz hale geldim. Gerillalara katılmam gerekiyordu. Halk beni çok iyi tanımıyordu. Ama Lon Nol'ün polisi benim faaliyetlerimi izliyordu. Beni biliyorlardı, ama tam olarak kim olduğumu çıkaramıyorlardı. Pnom Penh'de başkentteki hareketin genel sorumlusuydum. Aynı zamanda köylük bölgelerle irtibatı da üstlenmiştim.

 
      "1963'de gerillalara katıldım ve Pnom Penh'e 24 Nisan 1975'te döndüm.

       "1960'ta Parti Kongresi beni Merkez Komitesi üyeliğine ve Parti Merkez Ko-
mitesi Daimi Komite üyeliğine seçti.

       "1961'de Daimi Komite Sekreter Yardımcısı oldum.

        "1962'de Partimizin Sekreteri gizlice düşman tarafından katledildi. Bunun üzerine Sekreterliği ben üstlendim.

       "1963'te Parti'nin 2.Kongresi beni sekreterliğe seçti. Daha sonraki Kongreler de üstüste beni hep bu göreve getirdi.

       "Köylük bölgelerde esas olarak, en ücra bölgelerde kaldım.        
      Bütün ülkeyi dolaştım. Halkımı, ülkemin coğrafi ve ekonomik durumunu oldukça iyi biliyordum. Destek üssüm, Kuzeydoğudaki azınlık milliyetler bölgesindeydi. Bu milli azınlıkları çok iyi biliyorum. Çok sefil durumdaydılar. Sadece küçük bir kumaş parçası ile örtünüyorlardı. Yiyecek hiç tuzları yoktu. Şimdi, kimse onları diğerlerinden ayırt edemez. Aynı elbiseyi giyiyorlar ve diğer herkes gibi yaşıyorlar. Yeterince pirinçleri, tuzları, ilaçlar ı ve diğer malları var. Yaşam koşulları oldukça düzeldi.

       Kamboçya'da karşılaştığımız bütün yetkililere, Kamboçya halkının önderleriyle görüşmek istediğimizi söylemiştik.Onların cevabı ise "Bir bakalım" olmuştu. Böyle bir görüşme yapıp yapamayacağımız belli olmamıştı.

       Kamboçya'daki ikinci günümüzün akşamı Pian gelerek, Dışişleri ile görevli Başbakan Yardımcısı İeng Sary'nin bizi kabul edebileceğini,ama önceden sorularımızı yazılı olarak vermemizi rica ettiğini söyledi.

       Hemen oturup aklımıuza gelen on soruyu kağıda döktük,daktilo edip Kamboçyalı ev sahiplerimize verdik. Sonra da ülke içinde dört günlük bir geziye çıktık.

       Geziden bir öğlen dönmüştük. Oldukça yorgun olduğumuzdan biraz dinleniyorduk ki, kapımız çalındı. Pian bizleri heyecanlandıran bir haberle gelmişti:

       "Pol Pot yoldaş sizlerle görüşmek istiyor. Yemekten sonra resmi konutunda sizleri bekleyecek."

       Kamboçya halkının önderi Kamboçya Komünist Partisi'nin Merkez Komitesi Sekreteri, Kamboçya'nın en yetkili kişisi Başbakan Pol Pot bizi kabul edecekti.
 
     
      Resmi Konutta

       Akşam yemekten sonra Nat arabasıyla geldi. Evden çıktık, az ileriden sağa döndük, Bassak Irmağı boyunca ilerledik. Saat tam 7.00'de resmi konutun önündeydik. Merdivenlerin enüstünde görüşmemizde çevirmenlik yapacak olan Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Thiounn Prasithhem Fransızca hem İngilizce biliyordu. Şimdi Demokratik Kamboçya'nın Birleşmiş Milletler'deki Daimi Temsilciliği'ni yapıyor.

       Bizi büyük bir salona aldılar. Pol Pot kapıdaydı. Hararetle elimizi sıktı. Geniş salonun bir kenarına yerleştirilmiş koltuklara oturduk. Arkamızda siyah abanoz ağacı üzerine sedef kakma olarak yapılmış Angkor Vat tapınağının büyük bir resmi asılıydı.

       50 yaşlarındaki Pol Pot boğazına kadar düğmeli gri bir takım elbise giymişti. Yumuşak ve yavaş ama etkileyici bir sesle konuşuyordu. Vietnam'ın çevirdiği dolapları anlatırken gülüyor, küçük kahkahalar atıyordu, ifadesini güçlendirmek için ellerini kullanıyor, tane tane konuşuyor, anlattıklarının tam anlaşılmasına çalışıyordu.

       Görüşmeyi Dışişleri ile görevli Başbakan Yardımcısı İeng Sary, Dışişleri Bakanlığı Enformasyon ve Basın Bürosu Başkanı Gun da izliyorlardı.

       Pol Pot, kendisine ulaştırılan yazılı sorularımıza Başbakan Yardımcısı İeng Sary ile birlikte cevapladıklarını, ancak kendisinin bazı noktalarda daha ayrıntılı açıklamalar yapmak istediğini belirtti.

       Sözlü açıklamaları sırasında söylediği bazı şeyler yazılı sorulara verdiği cevaplarda da yer almasına rağmen tarihi bir belge olması nedeniyle biz her iki metni de tam olarak yayınlamayı kararlaştırdık. Ancak konuların yakınlığına göre yazılı ve sözlü metinleri birbirinin ardına koyduk.

       Resmi Konut'ta kahvelerimiz gelirken Pol Pot sözlerine şöyle başladı:

       "Halkımız sizin ziyaretinizi büyük bir sevinçle karşılıyor,ziyaretinizden güç alıyor. Ülkemizin çeşitli yerlerini gezdiniz. Demokratik Kamboçya'daki durumla ilgili bilgi edindiniz.

       "Halkımız sorunlarını çözmeye,ülkemizi yeniden inşa etmeye ve hayat düzeyini yükseltmeye çalışıyor. 17 Nisan 1975'deki kurtuluşumuzdan bu yana halkımız tüm güçlerini ülkemizi savunmaya ve ekonomimizi inşa etmeye seferber etti. Yeterli yiyecek sağlamak, bağımsızlık ve egemenliğimizi korumak için böyle yapmak zorundayız. Ülkemizi inşa etmek için halkımızın ve silahlı kuvvetlerimizin tüm güçlerini seferber ettik.

    
Vietnam ve Sovyet Yayılmacılığının Stratejisi

       "Ne var ki, dış düşman, halkımızın hayat düzeyini yükseltmemize, barış içinde yaşamamıza ve ülkemizi inşa etmemize imkan vermedi. Kurtuluşa kavuşmamızdan bu yana özellikle Vietnamlı saldırganlar Kamboçya'yı ele geçirmek amacıyla bir çok faaliyet yürüttüler. Onlar, Kamboçya'nın bağımsız olmasını ve kendi kaderinin efendisi olmasını istemiyorlar.

       "Onlar, Kamboçya'yı ele geçirmek ve Vietnam'ın bir parçası durumuna getirmek istiyorlar. Daha önce 'Hindiçini Federasyonu' söz konusuydu. Onlar bu Hindiçini Federasyonu aracılığıyla Kamboçya'yı ilhak etmek ve Vietnam'ın bir parçası haline getirmek istiyorlar. Vietnamlılar gerçi bugün Hindiçini Federasyonu sözünü kullanmıyorlar, ama özünde onların tek isteği Kamboçya'yı ele geçirmektir.Kamboçya'yı ele geçirmek Kamboçya'nın efendisi olmak ve sonra yayılmalarını güneye doğru geliştirmek amacındalar. Vietnam'ın ve aynı zamanda Sovyet yayılmacılığının stratejisi işte budur.

       "Bu nedenle Vietnam ve Sovyetler Birliği, Kamboçya'ya karşı birleşiyor ve ona saldırıyorlar. Ve ikisi birlikte, Güneydoğu Asya'daki yayılmalarını geliştirmek istiyorlar.

      "1977 sonlarında bize karşı on dört tümenle büyük bir saldırıya giriştiler. Bu, Vietnamlılar ın hazırladığı ve içinde Sovyetler'in ve onların takipçilerinin de bulunduğu bir plandı."

       Pol Pot konuşmasının burasında durdu. O sırada görevliler salona çok büyük bir Kamboçya haritası getirdiler. Başbakan Pol Pot ayağa kalkarak Sovyetler Birliği desteğindeki Vietnam saldırısı hakkındaki açıklamasını harita üzerinde göstererek şöyle sürdürdü:

       Vietnam Saldırısı Kurtuluştan Beri Sürüyor

       "Şimdi size Vietnamlıların Vietnam sınırında giriştikleri saldırıdan söz etmek istiyorum. Kurtuluşa kavuşmamızdan sonra, Vietnamlılar Koh Vay adamızı ele geçirmek üzere bir saldırıda bulundular. Ve halkımıza gözdağı vererek kendilerine boyun eğdirmek, bizi Hindiçini Federasyonuna katılmaya zorlamak amacıyla sınır boyundaki saldırılarını sürdürdüler.

     "Bu saldırılarını 1975'ten 1977'ye kadar sürdürdüler. Ama hiçbir zaman başarıya ulaşamadılar. Dolayısıyla, 19 77 sonlarında bize saldırmak üzere büyük çaplı kuvvetler kullandılar. 'Yıldırım saldırısı, yıldırım zaferi ' stratejisini uygulamak istediler. Bu stratejiyi halkımızın kendilerine karşı çıkmasını önlemek ve aynı zamanda dünya kamuoyundan gelecek muhalefeti engellemek amacıyla uyguladılar. Eğer Demokratik Kamboçya'yı ele geçirmeyi başarsalardı, dünya kamuoyunun yapabileceği hiçbir şey olmayacaktı.


   
      Saldırı Hedefleri
 
       "Onlar kuvvetlerine güvendiler. "Pol Pot haritada Kompong Çam ve Svay Rieng bölgesini göstererek sözlerini sürdürüyor: "Bu nedenle, bu bölgenin güneyinde bize karşı büyük bir saldırı başlattılar. Onların ana saldırı hedefi burasıydı. Mekong'un kuzeyindeki cephenin yanı sıra, ülkenin bu yörelerinde ikincil cepheler vardır.

     "Dünya kamuoyu, Vietnam'ın yayılmacı Sovyetler'in uşağı olduğunu ve Sovyetler'in Güneydoğu Saya'daki yayılmacı siyasetine hizmet ettiğini gördü.

     "Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, Sovyetler Birliği'nin emriyle hareket eden Küba, Afrika'da yayılmacı ve saldırgan bir rol oynadı. Sovyetler, aynı şekilde Vietnam'ı da Güneydoğu Asya'da yayılmak üzere bir öncü güç olarak kullanıyorlar.

     "Vietnamlılar 1977 Aralık'ında bize on dört tümenle saldırdıklarında çok sayıda ağır top ve bir çok tank kullandılar. Bunlar arasında birçok Sovyet tankı da vardı. Ve hem ağır topçu komutanları, hem de tank komutanları arasında Sovyet komutanları da bulunuyordu. Vietnam topraklarından Sovyet komutanları emir veriyordu. Bunlar aynı zamanda Kamboçya topraklarına giren tanklardan da emirler verdiler. Bunun kanıtları var.

     "Birincisi, dinlediğimiz radyolarda Rusça emirler işittik. Rusça konuşan Vietnamlılar vardı, ama aynı zamanda Rusça konuşan Sovyet subayları vardı.

     "İkinci bir kanıt olarak bir tank imha ettik, bu tankın içinde iki Sovyet askeri öldürdük. Üstlerinde beyaz giysiler vardı, dökümhane işçilerinin giysilerine benziyordu. Bunlar sıcaktan korunmak için giyilmişti.
 
      Demokratik Kamboçya Bağlantısız
     Bir  Üçüncü Dünya Ülkesidir

       "Demokratik Kamboçya küçük, yoksul ve nüfusu az bir ülkedir. Mahvedici bir savaştan yeni çıkmıştır. Herhangi bir ülkeyi kışkırtması ve ona saldırması için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla, Vietnam  Kamboçya'ya karşı saldırısını durdurur durdurmaz bu savaş kendiliğinden sona erecektir. Ve eğer Vietnam Kamboçya'nın bağımsızlığına, egemenliğin e ve toprak bütünlüğüne somut anlaşmalarla saygı gösterir ve Kamboçya'nın iç işlerine karışmazsa, Kamboçya ve Vietnam ülkeleri ve halkları arasındaki dostluk da kendiliğinden oluşur.

     "Bütün bağlantısız ülkeler, Üçüncü Dünya'ya dahildir. Ama Üçüncü Dünya ülkelerinin hepsi bağlantısız ülkeler değildir. Bu terimleri kullanıyoruz, çünkü Demokratik Kamboçya bağlantısız bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Bu da Demokratik Kamboçya'nın herhangi bir bloka katılmadığı anlamına gelir.

     "Bu temel üzerinde birbirinin bağımsızlığına, egemenliğin e ve toprak bütünlüne karşılıklı saygı, birbirinin iç işlerine karışmama ,eşitlik, karşılıklı yarar ve barış içinde birarada yaşama şeklindeki bağlantısızlık ilkelerini somut anlaşmalarla yerine getirerek, tüm bağlantısız ülkeler ya da Üçüncü Dünya ülkeleriyle dostluk ve dayanışmayı geliştirmeye ve güçlendirmeye çalışıyoruz.

     Bu ilkeleri savunmak, onları her zaman bozulmadan korumak için kararlılıkla elimizden geleni yapıyoruz. Çünkü bu ilkeler doğru ve haklı ilkelerdir. Bu ilkeler bir yandan bağımsızlığımızı korumamızı sağlamakta, öte yandan da devletler arasındaki uluslararası ilişkilerin eşitlik ve karşılıklı saygıya dayanması mümkün kılmaktadır.

       Vietnam ve Küba
       Yayılmacı Blokun Üyeleridir

       "Küba, Afrika ve Orta Doğu halklarına saldırma ve onları katletmede yayılmacı büyük devletin paralı ordusu olarak hizmet görüyor. Bu iki ülke bağlantısızlık ilkelerini çiğniyor.

     
       Üçüncü Dünya İle Dostluk ve Dayanışma

       "Demokratik Kamboçya Anayasasının 21.Maddesi şunu da belirtir: Demokratik Kamboçya, Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki Üçüncü Dünya halklarıyla ve dünyanın bütün barışsever ve adaletsever halklarıyla dayanışmasını geliştirmek ve emperyalizme, sömürgeciliğe  ve yeni-sömürgeciliğe karşı dünyada gerçek bağımsızlık, barış, dostluk, demokrasi, a dalet ve ilerleme uğrundaki mücadelede etkin karşılıklı yardım ve desteği geliştirmek için vargücüyle çalışır.

       15 Yılda Modern Bir Tarım Ülkesi,
       15-20 Yılda Temel Sanayilere Sahip
       Ülke Olmak

       "Kurtuluştan hemen sonra 1976 Ocak'ında toplanan Kamboçya Komünist Partisi 4. Kongresi ülkenin inşası için başka bir deyişle ABD emperyalistlerinin beş yıl süren saldırı savaşı tarafından harabeye çevrilmiş, yoksul ve geri bir tarım ülkesi olan Kamboçya'yı 1977'den başlayarak 10-15 yıl içinde modern bir tarım ülkesine 15-20 yıl içinde de tüm temel sanayilere sahip olan bir ülkeye dönüştürmek için stratejik plan saptadı. Bağımsızlık, egemen lik ve kendi gücüne güvenme ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalarak tarımı inşa edip geliştiriyor ve tarımda biriken sermayeyi sanayinin inşasında kullanıyoruz.
 
 
      Sanayileşme Çabası

       "Bu arada çeşitli temel fabrikalar inşa etmeye çalışıyoruz. İnşaat sanayii için fabrikalar, kimyevi madde fabrikaları, çelik fabrikaları, petrol rafinerileri gibi temel fabrikaların inşasına büyük önem veriyoruz. Bunlar bağımsız bir ekonomiyi yaratan sanayilerdir. Şimdi bunları inşa etmeye çalışıyoruz. Bu planı adım adım gerçekleştiriyoruz.

       "Bu fabrikaların inşası sırasında teknisyenler de yetiştiriyoruz. Bunlar aynı anda hem öğrenim yapıyor, hem de üretim çalışmasına katılıyorlar.

       "Size bir örnek vermek isterim. Daha önceleri genel bir kültür edinmek ve ortaokul öğrenimi görmek için on bir-on iki yıl okumak zorundaydılar.Şimdi ise on iki - on dört yaşlarındaki çocuklar okuma yazma, hesap yapmayı biliyor ve üretime katılıyorlar. Genellikle günde iki saat genel kültür okuyorlar. Üç yıllık bir öğrenim görüyorlar. Gördükleri eğitim daha önce on bir - on iki yılda görülen eğitimin aşağı yukarı aynıdır. Gerçi çok yüksek bir düzeye sahip değiller, ama düzeyleri kurtuluştan önce dokuz yıl okuyanların düzeyinden daha yüksek.
  
       "Hızla yeterli teknisyene sahip olabilmek için teknisyenleri böyle yetiştirmek zorundayız.... Gördüğünüz gibi orada aynı anda hem öğrenim görüyor, hem de çalışıyorlar. Eğer onların öğrenimleri tamamlandıktan sonra üretime katılmalarını bekleseydik on altı yıl bekleyecektik. Aynı anda hem okuyup hem de üretime katıldıklarından teknisyenlerimizi böyle yetiştiriyoruz.

      Para Bulunmayan Bir Ekonomik Düzen

       "Bugün para kullanmıyor olmamız, ABD emperyalistlerinin saldırı savaşına karşı Milli Kurtuluş Savaşı sırasındaki somut durumun bir sonucudur. 1973'ten önce, henüz kooperatifler kurmadığımız sıralarda, toprak ağaları, tüccarlar ve gelip Kamboçya topraklarına sığınan Vietnamlılar, devletimizin verdiğinden daha yüksek bir fiyatla halktan gizlice pirinç satın alıyorlardı. Dolayısıyla, ha lkımız ve ordumuz yiyecek sorununun çözümünde güçlüklerle karşılaştı; halk çocuklarını orduya göndermeye ve ABD emperyalistlerine karşı savaşmaya istekli değildi.

       "Durumu açık seçik değerlendirdik ve 20 Mayıs 1973'te kooperatifler kurmayı kararlaştırdık. Bu kooperatifler ekonomiyi bütün alanlarda kucaklıyorlar, yani tarım üretimini kucaklıyor, kendileri ile devlet arasındaki mübadele ve ikmali denetliyorlar. Böylelikle yiyecek sorununu çözmeyi başardık; halk devrimden memnun oldu ve çocuklarını düşmana karşı savaşmak için orduya göndermeye razı oldu.

      "Dolayısıyla kooperatifler arasındaki mübadeleler durmadan arttı ve para kullanımı azaldı. 1974 yılında halkımız para kullanmayı %80 oranında bıraktı. Kurtuluştan önce devlet parayı özellikle düşmanın denetimi altındaki bölgelerdeki bazı satın almalar için kullanıyordu. Bu nedenle ülkenin % 90'ını kaplayan ve 6 milyonluk bir nüfusa sahip olan kurtarılmış bölgelerde paranın kullanılmaması bir sorun değildi. Bütün ülke kurtarıldığı zaman halk para kullanmama alışkanlığını edinmişti bile, şehirlerden boşaltılan insanlar da para kullanmıyorlardı.

       "Bugün her yerde kooperatifler var. Fabrikalarda işçi sendikaları var. Hem kooperatif üyeleri hem de işçi sendikaları üyeleri kollektif bir hayat sürdürüyor. Kooperatifler ve sendikalar her şeyi sağlıyor. Yiyecek, giyecek, k onut, ilaç, tıbbi bakım vb.

       "Halkımız kollektivist rejimden çok memnundur. Tek isteği kollektivist rejimi güçlendirmektir, çünkü bu rejim bütün halk arasındaki birlik ve dayanışmayı güçlendirmiş, sosyalist rejimi sağlamlaştırmış ve Vietnam'ın ve yayılmacı büyük devletin saldırgan faaliyetlerini yenilgiye uğratmıştır. Vietnam ve yayılmacı büyük devlet, Demokratik Kamboçya'nın kollektivist sosyalist rejimine saldırıyorlar. Çünkü artık Kamboçya topraklarına sızamıyor ve ajanlarını Kamboçya Devriminin saflarında örgütleyemiyorlar.

        Benzer bir soruyu Sekreter Pol Pot'a görüşmemiz sırasında da yönelttik, para kullanmama deneyinin sonuçlarını nasıl değerlendirdiğinizi sorduğumuzda şu cevabı aldık :

    Halkın Para Kullanmama Konusunda
    Bir Sorunu Yok

     Pol Pot : "Bu deneyden iyi sonuçlar aldık. Halkın para kullanmama konusunda bir sorunu yok. Para kullanmayarak ekonomik sorunu çözdük.

     İşin siyasi yönüne gelince, halk bu karmaşık para sorunu konusunda hiçbir güçlükle karşılaşmıyor. Bundan amaç, insanların zihinlerinde yer etmiş olan üst yapının bir bölümünü ortadan kaldırmaktı. Para ekonomik ilişkileri yürüten sadece bir araçtır. Para kendi başına bir ekonomik ya da siyasi bir amaç değildir. Daha çok bir köprü gibidir. Ama biz halkın yaşama koşulları sorununu bu köprü olmadan da çözebiliriz.

     "Bunu devlet iktidarının bir parçasını ortadan kaldırmanın bir yolu olarak görüyorum. Bizim için gereksiz olan şeyleri ortadan kaldırabiliriz.

     Para Devletin Bir Parçasıdır

     "Biz Marksistiz. Biz devletin ortadan kaldırılması konusunda Lenin'den öğrendik. Marksist-Leninist ler devlet iktidarını ele geçirmenin ve devleti ortadan kaldırmanın yollarını aramalıdırlar. Para devletin bir parçasıdır. Dolayısıyla onu ortadan kaldırdık. Ve bundan sonra da eğer herhangi bir şeyi ortadan kaldırmamız gerekirse kaldıracağız.

     "Eğer halk bu uygulamadan memnunsa ve bu yolla halkın hayat düzeyini yükseltebiliyorsak, bunları  ortadan kaldırmamız gerekir. Bazıları (Burada eski Güney Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi Geçici Devrim Hükümeti'nin Dışişleri Bakanı Bayan Ngyen Thi Binh'in bir sözünü kastediyor.) bizim devrimimizi aptalca bir biçimde yaptığımızı söylüyorlar. Ama aslında biz, Lenin'in öğrettiği gibi, Marks, Engels ve Lenin'in öğrettikleri gibi yapıyoruz.

   
     Önemli Olan
     Doğru Bir Siyasi Çizgiye Sahip Olmaktır

     "En önemli şey, doğru bir siyasi çizgiye sahip olup olmamaktır. Halkın özlemleriyle uyum içinde olup olmamaktır. Halk tarafından desteklenip desteklenmemektir.

     "Ama on yedi yıllık mücadele boyunca, Parti'nin varlığı resmi olmadığı halde, bütün toplumsal sınıf ve tabakalardan Kamboçya halkı, Kamboçya Devrimine Kamboçya Komünist Partisi'nin önderlik ettiğinin açıkça farkında olmuştur.

     "Kesin Milli Kurtuluştan sonra, Parti'nin resmi varlığını ilan etmek için elverişli zamanı hazırladık. Bu amaç için Parti'nin 17. yıldönümünü seçtik.

  AŞILMIŞ BİR DÖNEM
 

   [ Aşağıda yer alan Aşılmış Bir Dönem başlıklı yazı Aydınlık Yol dergisinin Nisan 1992 tarihli 3. sayısında Ragıp Boysan adıyla yayınlanmıştır. Aradan 19 yıl geçmesine rağmen yazıda herhangi değişiklik yapmayı gerektirecek ne teorik ne de politik bir durum değişmesi görmediğimden yazıyı aynen yayınlıyorum. Ve bu yazı Aydınlık Yol dergisinin temel görüşlerini yansıtması ve halen değişikliğe uğramasına gerek duyulmadığı için gurur duyduğum bir yazıdır. ]


    Hayvanlar aleminin sistemi emperyalizmin başını çeken baş hayvanın en büyük korkusu ne olmuştur? Sınıf mücadeleleri tarihi bunu bize somut olarak göstermektedir.

    Baş hayvan, üç temel olgu karşısında irkilmekte, azgınca saldırıya geçmekte, iğrenç planlar yapmakta ve eceli gelen köpek gibi tir tir titremekte ve akıbetini göre göre titreme nöbetleri o gülünesi telaşıyla birleşerek onu bir palyaço komikliğine büründürmektedir.

    Ülkelerin bağımsızlık, ulusların kurtuluş, halkların devrim isteğinden oluşan büyük genel akım dünya halklarının güzel geleceği kurmak için vazgeçemeyecekleri üç temel silahtır.

    Üç başlı büyük genel akımın ana yönünü halkların devrim isteği oluşturmaktadır. Ve bu yön büyük öğretmen Mao Tse-toung'un günümüzde siyasi iktidarı ele geçirmede başka alternatifi bulunmayan, tek ve en esaslı seçenek olan Halk Savaşı'nı esas aldığı takdirde başarıya ulaşmakta ve bu başarı sınıfların ortadan kaldırıldığı, zengin ve yoksulun bulunmadığı kollektivist sosyalist rejim ile taçlandığı zaman yenilmezliğe ulaşmaktadır.

    Artık günümüzde üç büyük gerçeği görmenin ve kavramanın zamanı gelmiştir. Günümüzde Paris Komünü ve Sovyet tipi Genel Ayaklanmalar iktidarı ele geçirmenin biricik yolu olmaktan çıkmıştır. Büyük Ekim Devrimi'nden sonra Esas Akımın Savaş olduğu ikinci emperyalist savaş sürecini de içeren dönem haricinde hiçbir devrim Genel Ayaklanma yolunu izlememiştir. Genel Ayaklanma yaratarak iktidarı ele geçirmeyi hedef alan partiler daima başarısızlığa uğramışlardır. Şefik Hüsnülerin başarısızlığının temelinde yatan da bu olmuştur. Onlar Genel Ayaklanma yaratmanın yolunu hazırlayan çalışma tarzı ve mücadele anlayışına sahip olduklarından 1951 Tevkifatı'ndan sonra  "Parti" lerinin ömrü dahi son bulmuştur. Ancak, onlar dürüst devrimci önderler olarak tarihte yer almışlardır.

    Yakup Demir - İsmail Bilenleri sol içi saymadığımızdan onların Genel Ayaklanma yaratma yolunda mücadele ettiklerinden söz etmek yaşanan gerçeğe uygun düşmeyeceği kanısındayız. Onlar Rus Sosyal Hayvan Emperyalizminin ülkemizdeki baş piyonları konumundaydılar. Onların bugünkü takipçilerinin halleri ise bir ibret belgesi olarak bize çok şey öğretmektedir.


    Orta yolculuğun Mahir Çayan kanadına gelince onlar halk savaşını benimsediklerini iddia etmektedirler. Fakat yirmi küsur yıllık tarihlerinde hiçbir zaman Halk Savaşı düzenleme durumuna gelmemişlerdir. Onların Halk Savaşı anlayışı ile Mao Tse-toung'un Halk Savaşı anlayışı birbirine karıştırılmamalıdır. Onların uluslararası dayanakları ve kaynakları hiçbir zaman uluslararası komünist hareket içinde yer almamış olan Regis Debray, Marighuella, Douglos Brovo, Che olmuştur. Onların gerçek konumu proleter devrimin düşmanı oluşları da değildir. Onlar proleter devrimin müttefikidirler ve sınıf konumlanışları gereği asla proletarya önderi olamazlar.

    Orta yolculuğun diğer kanadı olan Enver Hocacılar ise doğal olarak Halk Savaşı anlayışına sahip değillerdir. Onlar uzun yılların Marksisti Enver Hoca'nın yaşamındaki son yıllarda şaşkınlığa uğramasının birer yansıması olarak ortaya çıkmışlardır. Bunlar da ancak devrimin ittifakları arasında yer alabilirler, daha ileride değil.

    Abrakadabra (Doğu Perinçek) ve hempaları ise ülkede ilk kez Halk Savaşı'ndan söz edenler olmuştur. Ama buna rağmen hiçbir zaman Halk Savaşı'nı hazırlama ve başlatma pratiğine sahip olmamışlardır. Amaçlarının kap kalaylamak değil kıç çalkalamak olduğu anlaşılmıştır. Ülkemizde Halk Savaşını ilk kez başlatma girişiminde bulunan proleter devrimci önder İbrahim Kaypakkaya'yı faşist tipte bir komplo ile ortadan kaldırmayı planlayarak halk savaşı teorisine karşı tavırlarını da ortaya koymuşlardır.

    Maoist anlamda Halk Savaşı teorisine ilk yaklaşanlar İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları olmuştur. Ancak onlar Halk Savaşı'nı mekanik olarak anlamışlardır. O yüzden erken bir girişimde bulunmuşlar ve halk savaşını dar bir alanda başlatmışlar ve bu durum da yenilgilerine yol açmıştır. Mekanizmlerinin kaynağı bu tutumlarında yatmaktadır. Ve bu nedenle aşırı derecede bölünmelere uğramışlardır. Bu bölünmeler pisliklerden arınma olarak nitelenebileceği gibi aynı zamanda sağlam bir önderliğe sahip olunamadığının da ifadesi olmaktadır. PKK'nin mücadele alanında halk savaşı düzenlemiş olmaları ve hala oralarda mücadelelerini yoğunlaştırmış olmaları ve hem Türk hem de Kürtlerin kurtuluşunu sağlayacakları iddiasında bulunmaları da onlar açısından büyük dezavantaj oluşturmaktadır. Bugün bu nedenle TKP/ML ve TKP/ML (DABK) olarak zaaflı komünistler durumundadırlar.

    PKK olgusunu bu değerlendirmelerin dışında tutuyoruz. Çünkü PKK Türkiye Solu tarihinde değil Kürt Solu tarihinde yer almaktadır. Ancak şu belirtilmelidir: PKK, Kürt Solunun en ileri partisi olmakla birlikte Marksist-Leninist-Maoist bir ideolojik donanıma sahip değildir. Ve bu örgütlenmeye Bundçu bir örgütlenme demek de doğru olmayacaktır. Çünkü onlar ezilen milliyetlerden biri olmaktan ziyade Türkler gibi ezilen ulus durumundadırlar. İkincisi, bu olgu suni olarak yaratılmış değil, tersine tarihsel bir gerçekliktir. Bu nedenlerden dolayı bir tek Türk-Kürt partisi örgütlenmesi ya da örgütlenmeleri başarısız kalmaya mahkumdur. Artık Türklerin partisinin Türkleri, Kürtlerin Partisinin Kürtleri içermesi kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu durum aynı zamanda Türklerin devrimci ulusalcılığı hem kendileri hem onları kapsayacak derecede kavranmasını sağlayacaktır. Bu milliyetçiliğe verilen bir pirim olarak değerlendirilemez ama tamıtamına ırkçı milliyetçiliğe karşı olan devrimci milliyetçiliğin netleştirilmesidir. Üstelik somut bir plandaki netleşme, berraklaşma anlamındadır. Bugüne kadar Türkiye Solu içinde Kürtlerin de yer alması söz konusu olduğu unutulmadan hem kendi halkını hem de Kürt halkını kurtaracağını sana sana teori ve pratik oluşturmuştur. Günümüzde bunun aşılması yaşanacaktır. Ya Türk Partisi olacaktır. Ya Kürt Partisi olacaktır. Başka seçenek kalmayacaktır. Hem Türk hem de Kürt kızılı olmak, hem Türk, hem Yunanlı, hem Arap, hem Alman Kızılı olmakla eşanlamlı olacaktır. Yani bu enternasyonalist anlamda bir kızıl oluşa tekabül edecektir. Esas olarak Türkler Türkleri, Araplar Arapları, Çinliler Çinlileri kurtarmakla mükelleftir. Bu aynı zamanda ulusların da ulusal benliklerini devrimci anlamda bulmalarını sağlar. Burjuva devrimlerinin ortaya çıkardığı ırkçı olmayan burjuva milliyetçilik, emperyalistler, kompradorlar, bürokrat burjuvalar tarafından süreç içinde çürütülmüş, yaşayan özü tahrip edilmiş, gerici bir karakter kazandırılmıştır. O devrimci milliyetçi öz şimdi proletarya devrimcileri tarafından miras olarak kabul edilip kendi teorileri ışığında yükseltilmekle karşı karşıyadır.

    Birinci büyük gerçek, devrimin yolunun halk savaşından geçtiği olmuştur. Bu stratejiyi benimsemeyip, uygulamayanların günümüzde iktidara geldikleri görülmemiştir.  İkinci büyük  gerçek olarak karşımıza çıkan her ulusun kurtarıcısının o ulusun içinden çıktığının somutlanmış oluşudur. Bu saptama "Kürdistan sömürgedir" tezine dayanmaz. Çağımızda bir yarı-sömürgenin sömürgesinin bulunması teoriye aykırıdır. Bir Üçüncü Dünya Ülkesi olan Türkiye sömürge sahibi olabilecek bir iktisadi, siyasi ve askeri güce de sahip değildir. Sömürgecilik ilişkileri çağımızın tipik özelliklerinden biriydi ve bu olgu iki kutuptan oluşmaktadır. Bir kutupta ezilen ulus diğer kutupta ise ezen ulus emperyalizm bulunmaktadır. Kaldı ki bugün yaygın olan yeni-sömürgecilik olgusudur. (Sürecek)

***********************

    Sürecek kelimesiyle biten bu yazının devamı yayınlanacaktır. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki, Kürt toprakları klasik sömürge topraklar değildir. Az çok Marks'ı ve Lenin'i okuyanlar bunu bilirler. Kürt toprakları Yunan, Bulgar, Sırp, Arap topraklarından sonra "devlet bağımsızlığı"na kavuşamamış Osmanlı'dan Kemal'in TC'sine kalan ve kaldıktan sonra da ne Kemal ne de takipçileri tarafından ulusal hakları tanınmayan ve üzerinde üç-dört bin yıldır Kürt adını taşıyan etnisite / ulus / halkın yaşadığı topraklardır.
BDP'Lİ KADINLARDAN AKP'YE NAZLI ILICAK'LI TÜRBAN DESTEĞİ
Yıl 2007, BDP'li Amargi Kadın Grubu'ndan Pınar Selek'ten' Nazlı Ilıcak İle AKP'ye Başörtüsü Desteği

   2007 yılında AKP ile ilişkileri gayet iyi olan BDP'liler bir grup kurup Amargi Kadın Grubu ile aralarına Nazlı Ilıcak'ı alarak Meclis'e kadın milletvekillerinin başörtüsü/türban ile girmelerini istemişlerdi.

     Sosyolog olmasına rağmen politik-ideolojik olarak gelişmemiş olan Pınar Selek BDP pragmatizminin tuzağına burada da düştü ve kullanıldı.

     Bugün AKP ile kanlı bıçaklı olan BDP hala Meclis'e başörtülü/türbanlı milletvekili girmeli düşüncesinde mi? Yoksa pragmatizmleri bu talebi bugün uygun görmüyor mu?

     Pınar Selek iyi niyetinin kurbanı olmamalı. Bu BDP'li pragmatist köylü kurnazlarının politik tuzaklarına düşmemelidir.

AKP DESTEKÇİSİ NAZLI ILICAK VE OĞLUNUN HALLERİ TÜRBAN SAVUNUCULUĞUNA NE KADAR UYGUN?
    İslamcı savunucusu Nazlı Ilıcak gece kulülerine de gidiyor ve oralarda "TEF" çalıyordu. Adı da "TEFLİ KADIN" a çıkmıştı. Yandaki resimde de İslamcı savunucusu Nazlı'nın İslamcı terbiye ile yetiştirmediği oğlu Mehmet Ali Ilıcak dansöz soyuyor..
 Anası tef çalıyor, oğlu dansöz soyuyor. Gelirlerinin önemli bir kısmı da Amerikancı işbirlikçi, dinci-sömürgeci İslamcılardan...
      Ye Nazlı ye... Sen yemeye doymazsın
    
     Böyle insanlarla komünistler samimi olmaz. Dirsek temasına girmez. Ama komünizme teğet bile geçmeyen bazı APO DESTEKÇİSİ kızlar var ki, pragmatist bir kafa yapısına sahip olduklarından Nazlı Ilıcak ile canciğer kuzu sarması günler de yaşadılar. İsimleri araştırılırsa medyada mevcuttur. Nazlı Ilıcak hangi BDP'lilerin dostu ve yol arkadaşı olmuştur. İnternet denen tatlı melanete bakın bulacaksınız.